
Bir çocuğun öfkesinin bu kadar büyümesi ne zaman normalleşti?
Ne oldu da gençler, kendilerini ifade etme yolunu, şiddetin
içinde bulur hale geldi?
Belki de sorun bir anda ortaya çıkmadı. Sessizce büyüdü,
görmezden gelindi, ertelendi… Ve şimdi
karşımıza, anlamakta zorlandığımız olaylar olarak çıkıyor.
Peki ip nerede koptu?
Bugünün çocukları, önceki nesillere göre çok daha fazla
“ekran” içinde büyüyor. Tabletler, telefonlar, bilgisayar oyunları… İlk bakışta
zararsız görünen bu dünya, zamanla gençleri gerçek hayattan koparan bir
yalnızlığa dönüşebiliyor. Sosyal gibi görünen ama aslında bireyi içine kapatan
bir sanal evren…
Orada var olmak
kolay ama gerçek hayatta kendini ifade etmek her geçen gün onlar için daha
zorlaşıyor. Soru sorduğunuz an da gözlerinizin içine hayretle bakan çocuklar,
sizin de dikkatinizi çekmedi mi? Pandemi döneminde çocukların uzun süre evlere
kapanması ve eğitimlerini ekran başında sürdürmesi, onların sosyal gelişimini
derinden etkiledi. Yüz yüze iletişimden uzak kalınan bu süreçte, pek çok çocuk
dijital dünyaya daha fazla yönelerek içine kapanık bir yapıya büründü ve ekran
bağımlılığı belirgin şekilde arttı. Okullar yeniden açıldığında ise
öğretmenler, öğrencilerin pandemi öncesine kıyasla daha çekingen, kendini ifade
etmekte zorlanan, iletişim kurmakta güçlük çeken bireylere dönüştüğünü
gözlemledi. Bu süreç, çocukların sadece akademik değil, duygusal ve sosyal
gelişiminde de kalıcı izler bıraktı.
Bu çocuklarda bu nedenledir ki sosyalleşme yok. Spor yok,
sanat yok, üretim yok… Enerjilerini boşaltacak, kendilerini keşfedecek alanlar
sunulmadığında, o enerji bir şekilde yön buluyor. Bazen öfkeye, bazen
bağımlılığa, bazen de içe kapanmaya dönüşüyor.
Oysa çözüm aslında çok uzak değil.
Kendi hayatımdan biliyorum. Küçüklüğümde sporla,
özellikle voleybolla kurduğum bağ, bana sadece fiziksel değil, ruhsal bir denge
de kazandırdı. Disiplin, takım ruhu, mücadele… Bunlar hayatın her alanına
yayılan değerlerdi.
Bugün aynı dönüşümü kızımda görüyorum. Kısa süre önce
piyanoya başladı. Ve hayatımız gözle görülür şekilde değişti. En küçük
boşluğunu bile müzikle dolduruyor artık. Ekranların yorucu kalabalığından
uzaklaşıp kendi içine dönüyor. Daha sakin, daha dengeli, daha mutlu ve en
önemlisi, bunun farkında. Müzik onun ruhunu besliyor. Onu sakinleştiriyor.
Kendini ifade edebileceği bir alan açıyor. Bu yazımı, şu an da kızıma bu
yolculuğunda kılavuz olan Hocası Ayhan Aydın’nın müzik stüdyosundan kaleme
alıyorum. Kendisine de kızımın hayatına kattığı renk için teşekkür ederim.
Belki de tam olarak ihtiyacımız olan şey bu, Çocuklara
“boşluk” bırakmak yerine, onları gerçekten dolduracak nitelikli alanlar açmak.
Her çocuk sanatçı olmak zorunda değil. Her çocuk sporcu
ya da müzisyende olmayacak. Ama her çocuğun kendini ait hissedeceği bir alan
olmalı.
Çünkü yön bulamayan gençlik, sadece kaybolmaz, Aynı
zamanda tehlikeli bir boşluğa sürüklenir. Bugün sormamız gereken soru şu:
Çocuklarımızı gerçekten neyle büyütüyoruz? Ekranlarla mı, yoksa hayatla mı?
Ne ekersek onu biçeceğimiz bilinciyle, yol göstericinin
biz anneler ve babalar olduğunu unutmadan çocuklarımızı bu farkındalıkla yetiştirmeliyiz.