
Çocuklarımız bizim en kıymetlilerimizdir. Onları korumak, kollamak her anne babanın ve aslında tüm toplumun en temel sorumluluğudur. Ancak bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Gerçekten çocuklarımızı ne kadar koruyabiliyoruz?
Dijital çağın içinde büyüyen çocuklar, her türlü
etkiye çok daha açık bir dünyada yaşamaktadır. Bizler ise çocukluğunu daha
korunaklı bir dünyada yaşamış bir nesiliz. Sokakta oynayan, mahalle kültürü
içinde büyüyen, çocuk gibi çocuk; genç gibi genç olan bir kuşaktık. Bugün ise
tablo değişmiş durumda. Çocuklar çok daha erken yaşta ergenliğe, ergenler ise
çok daha erken yetişkinliğe zorlanıyor.
Peki, bunun nedeni nedir? Özenme mi? Kabul görme
isteği mi?
Bana göre ikisi de bu sürecin bir parçası. Ancak
dijital dünyanın etkisiyle bu eğilim çok daha hızlı ve kontrolsüz bir şekilde
büyüyor. İyi ve kötü her zaman vardı, ancak bugün ne yazık ki kötüye doğru bir
kayış daha görünür hale gelmiş durumda. Çocuklar çok küçük yaşlardan itibaren
şiddeti, gücü ve otoriteyi yücelten içeriklerle karşı karşıya kalıyor. Mafya,
çete, aşiret temalı yapımlar; silahlar, kavgalar, kendi adaletini sağlayan
karakterler… Lüks hayatlar, güç ve zenginlik üzerinden kurulan hikâyeler… Bunlar
zamanla çocukların zihninde “ulaşılması gereken hedefler” gibi algılanmaya başlıyor.
Manevi değerlerin yerini maddi hırslar alıyor. “Daha güçlü, daha zengin, daha
üstün olmalıyım” düşüncesi giderek normalleşiyor. Oysa insanı değerli kılan,
sahip oldukları değil; taşıdığı değerlerdir. Bugün geldiğimiz noktada ise tablo
oldukça endişe vericidir. Suç yaşı 9–10 yaşlarına kadar düşmüş durumdadır.
Kalem tutması gereken eller şiddete yönelmekte, oyun oynaması gereken çocuklar
şiddetin öznesi haline gelmektedir. Okullarda akran zorbalığı artmakta,
çocuklar büyüklerden gördüklerini kendi ilişkilerine taşımaktadır. Çünkü net
bir gerçek vardır: Şiddet, şiddeti
doğurur. Bu noktada sorumluluk yalnızca çocuklarda değildir; asıl
sorumluluk biz yetişkinlerdedir. Medya, televizyon ve dijital platformlar bu
sürecin önemli bir parçasıdır. Her gün evlerimize giren içerikler, şiddeti ve
gücü normalleştirerek görünmez bir etki alanı oluşturmaktadır. Peki, nerede o
sıcak aile hikâyeleri? Mahalle kültürünü, dostluğu, dayanışmayı anlatan
yapımlar neden bu kadar azaldı? Ancak burada altını çizmek gerekir ki bu sadece
medyanın sorunu değildir. Bu mesele; ailelerin, okulların, medya
kuruluşlarının, sosyal platformların ve kamu kurumlarının ortak sorumluluğudur.
Sorumluluk alma zamanı çoktan gelmiştir.
Son dönemde yaşanan olaylar hepimizi derinden
sarsmaktadır. Henüz 12 yaşındaki çocukların yaşıtlarına zarar verdiği, haberleriyle
karşı karşıya kalıyoruz. Çocuk, çocuğu öldürüyor. Toplum olarak ciddi bir
kırılma noktasındayız. Çocuklarımızı yalnızca korumak yetmez; onlara doğruyu,
iyiyi ve insanlığı göstermek zorundayız. İyi örnekler çoğaltılmalı, şiddet
değil merhamet görünür olmalı, güç korkuyla değil vicdanla tanımlanmalıdır. Çünkü
çocuklar ne görürse onu öğrenir, ne yaşarsa onu çoğaltır. Ve biz onlara ne verirsek, geleceğimiz de o olur.
“Bugün
sorumluluk almaz ve elimizi taşın altına koymazsak, yarın yaşanacak bir gelecek
bulamayabiliriz.”