
Toplumları sayısal olarak sınırlamak oldukça zordur. Çünkü, tek ve kesin bir toplum sayısı yoktur. Çünkü toplumlar tarih boyunca ekonomi, kültür, teknoloji ve yaşam biçimine göre farklı şekillerde sınıflandırılır.
En yaygın yaklaşımlardan biri toplumları gelişim biçimlerine göre ayırmaktır. Doğa ile iç içe, küçük topluluklar yaşayan topluluklara tarih boyunca, ilkel/kabile toplumu, üretim merkezinde toprağın ve tarımın olduğu toplum, tarım toplumu, fabrikalar, makineler ve şehirleşmenin öne çıktığı yapı, sanayi toplumu, teknoloji, iletişim ve bilginin en büyük güç olduğu çağdaşlığa ise bilgi ve dijital toplum diyebiliriz.
Bunların dışında toplumlar, başka açılardan da incelenebilir, geleneksel, modern, kapitalist, sosyalist, tüketim, açık kapalı gibi küresel toplum gibi...
Sonuçta, nereden ve hangi pencereden baktığımız önemli. Toplumları incelemenin doğru yollarından birisi de, sosyolojik, felsefi ya da insan karakteri üzerinden bakarak yapılabilir.
Toplumlara yalnızca, “insanların bir arada yaşaması” olarak bakarsak eksik kalır. Her toplum, ortak umutların, inançların, çıkar ve korkuların oluşturduğu bir aynadır. Felsefi açıdan bakıldığında toplumları birkaç temel ruh hali üzerinden değerlendirebiliriz.
Zor ama en değerli toplum, Adalet toplumudur. Çünkü burada güçlü olan değil, haklı olan önemlidir. Böyle toplumlarda hiçbir şey, hukuk, emek kişiye göre değişmez. İnsanlar birbirine güvenebilirler.
“Ben “ yerine “biz” duygusunun güçlü olduğu toplum ise Dayanışma toplumudur. Ortak kültür, dayanışma, Aile bağları, zor zamanda birlikte olabilme... Sorgulayan, öğrenen ve ortak dil ile akıl üreten toplumsa, bilinçli toplumdur.
Burada, eğitim ve sanat değerlidir. Spor sadece rekabet değil, aynı zamanda karakter eğitimidir. Bilgi güç olarak bilinir ve uygulanır, eleştiriler kabul görür. Böylesi toplumlar, uzun vadede daha sağlam Uygarlıklar kurar. Ve sürekli hız, gösteriş, tatminsizlik halindeki, Tüketim toplumu olup, çoğu zaman, ben kimim? yerine “Bende ne var” sorusuna yönelenlerdir. Bir de korku toplumu var ki, insanların düşünmekten çok çekinmeye yöneldiği bir yapıdır.
Güçlü olana inat, sessizlik kültürü, farklı olana kuşku, Adalet yerine korkunun belirleyici olması insanları “doğruyu “değil,” güvenli olanı seçme hissi hakimdir. Tüm bunlara baktığımız zaman, kendimize şöyle bir soru sormak doğru geliyor, “Bir toplum ne kadar zengin?” Değil
“İnsanına ne kadar insan kalma imkanı veriyor?” İşte bu soru, toplumların gerçek seviyesini gösteriyor olmalı. Çünkü, teknoloji gelişebilir, şehirler büyüyebilir, ekonomi güçlenebilir,
Ama insan, insanlığını kaybetmeye başladığında toplum içten içe yorulur. Ve bir toplumun gerçek başarısı; Yalnızca ürettiği binalarla değil, ürettiği vicdanla ölçülür.
İnsanına, düşünme hakkı, emeğine değer veriliyorsa, çocuklar korku ile değil de umutla büyüyebiliyorlarsa, yaşlıları yalnız kalmıyorsa, sporu skor için değil, karakter olarak görüyorsa, sanat ve edebiyatı gerekli sayıyorsa,
Orada insan “hayatta kalmaz”; orada gerçekten “yasar”
Peki, biz toplum olarak tamda bunların neresindeyiz?