
Beykoz, İstanbul’un hızla betonlaşan yapısı içinde hâlâ nefes alınabilen ender ilçelerden biri. Boğaz kıyısındaki mahallerden dağ köylerine uzanan çizgide, bu ilçeyi özel yapan gerçek değer, hiçbir zaman değişmeyen doğası olmuştur.
İşte tam da bu yüzden, Dereseki’deki Sırmakeş
Müezzinoğlu Özel Ormanı’nın koruma statüsüne alınması yalnızca teknik bir karar
değil; Beykoz’un geleceğine düşülmüş önemli bir nottur.
Orman alanının doğal sit statüsüne kavuşması,
ilk bakışta hukuki bir düzenleme gibi görünür. Oysa bu karar, yıllardır
Beykoz’un üzerinde dolaşan yapılaşma baskısına karşı sessiz ama güçlü bir cevap
niteliğinde. Çünkü burada korunmaya çalışılan sadece ağaçlar değil; bir yaşam
biçimi, bir nefes aralığı, bir kimliktir. İstanbul’un karmaşasında güneşi orman
yapraklarının arasından görebilmek artık romantik bir ayrıcalıktan çok,
yaşamsal bir ihtiyaç hâline geldi.
Beykoz’un doğası, sadece estetik bir manzara
ya da hafta sonu yürüyüş rotası değil. Bu orman dokusu, ilçenin iklimini, su
kaynaklarını, yaban hayatını ve en önemlisi şehirle doğa arasındaki kırılgan
dengeyi ayakta tutan bir ağ gibi. Bu yüzden Dereseki kararı yalnızca bir
“koruma” kararı değildir; aynı zamanda hepimize bir uyarıdır: Bu dengeyi
korumak için hâlâ şansımız var. Bilinçli olmak bizim elimizde...
Elbette hiçbir karar tek başına yeterli
değildir. Kâğıt üzerinde verilen statü, sahada doğru uygulanmazsa anlamını
hızla yitirir. Koruma alanları, bir tabeladan ibaret kaldığında değil; yerel
yönetim, denetim birimleri ve en önemlisi Beykozlular bilinçli davrandığında
var olur. Ormanı yaşatan aslında hukuki statüsü değil, ona gösterilen
sahiplenmedir.
Bu noktada Beykoz’un yıllardır yaşadığı
ikilemi yeniden hatırlamak gerekiyor: bir yanda “gelişme” adı altında yükselen
projeler, diğer yanda bir ilçeyi İstanbul’dan ayıran doğal miras. Bu iki uç
arasında doğru denge kurulamazsa, Beykoz’un karakteri yavaş yavaş silinecektir.
Çünkü doğasını kaybeden bir yer, aslında sessizce kimliğini de kaybeder.
Dereseki’deki karar, işte bu yüzden büyük bir
fırsattır. Hem bugünün Beykozlularına hem de yarının çocuklarına: “Bu orman
sizin.” demenin en somut hâlidir. Fakat bu tarz fırsatları sürekli taze tutmak,
dönüştürmek sorumluluk gerektirir. Bu sorumluluk da ne yalnızca devlete ne
yalnızca belediyeye, ne de yalnızca çevre gönüllülerine aittir. Bu sorumluluk Hepimize
aittir.
Belki de artık şu soruyu kendimize daha
yüksek sesle sorma zamanı geldi:
Beykoz’u geleceğe hangi yüzüyle bırakmak
istiyoruz?
İstanbul’un hâlâ nefes alınabilen ender
yerlerinden biri mi? Yoksa rant uğruna feda edilen, geleceği gri dolu bir ilçe
mi?
Saygılarımla…