Televizyon ekranlarında izlediğimiz şey artık sanat değil, ambalajlanmış bir ticari meta. Peki, samimiyetimizi, aile sofralarımızın sıcaklığını ve o naif duygularımızı, bu plastik yalanlara ne zaman kurban verdik?
Bugün televizyonun düğmesine
bastığınızda karşınıza çıkan o parıltılı dünya, aslında büyük bir cenaze
töreni. Bir zamanlar Neşeli Günler’in o sıcacık turşu suyunda, Bizimkiler’in o
daracık apartman koridorlarında atan kalbimizi, bugün devasa plazalara, ruhsuz
yalılara ve bitmek bilmeyen entrikalara kurban verdik.
Sahi, ne ara bu kadar net görüp, bu
kadar az hisseder olduk?
Ne ara o samimi aile sofralarından
kalkıp, bu soğuk ve plastik yalanların esiri haline geldik?
Gelin dürüst olalım; bugün
ekranlarda izlediğiniz şey sanat değil, sadece ambalajlanmış birer ticari meta!
Yapımcılar artık bir kültür değil, bir ürün pazarlıyor. Senaryoların ruhunu
pazar araştırmaları, oyuncuların yeteneğini ise sosyal medya takipçi sayıları
belirliyor. Liyakatin yerini algoritmalar, alın terinin yerini ise etkileşim
aldı. Bir zamanlar sahnelerde devleşen ustaların yerine, sırf fotojenik olduğu
için başrole kurulan, dili yozlaşmış, ruhu sığ figürleri izlemeye zorlanıyoruz.
Bu, sadece bir tercih değil; toplumsal zekâmıza ve estetik algımıza yapılmış
açık bir ihanettir!
Emek harcamadan gelen zenginliğin,
sadakat içermeyen ilişkilerin ve gayriciddiyetin bir meziyet gibi sunulması...
Bu özentili yaşamlar, toplumun ahlaki pusulasını sessizce bozuyor. Mahalle
adabının, nezaketin ve dürüstlüğün yerini; kaba, argo ve her yolu mübah sayan
bir yozlaşma aldı. Biz aslında ekranda kendimizi değil, olmak istediğimiz o
sahte cenneti izliyoruz; izledikçe de özümüzden biraz daha kopuyoruz.
Şimdi bir an durun ve düşünün. Sizi
en son hangi sahne ağlattı? Hangi replik günlerce zihninizde yankılandı? Eğer
cevabınız yıllar öncesine aitse, ruhunuz aç bırakılmış demektir. Sanat bizi
ileriye taşımalıydı, sığlığın içine hapsetmemeliydi! Sanatçı toplumun aynası
olmalıydı, gerçeği gizleyen bir maske değil!
Bu sarmaldan kurtulmanın tek yolu,
bu vasatlık dayatmasına itiraz etmektir. Bizler, bize sunulan bu plastik
dünyayı reddetmek zorundayız. Kaliteli olanı, dürüst olanı, liyakatli olanı
talep etmeliyiz. Diliyle yaşayan, ahlakıyla örnek olan, yeteneğiyle büyüleyen o
gerçek sanatçılara yeniden kapılarımızı açmalıyız.
Sonuç olarak; o eski tadı özlemek
bir yaşlılık belirtisi değil, bir insanlık direnişidir. Gelin, aynadaki çatlağı
onaralım. Bu gidişata bir dur diyelim ve kendi hikâyemizi yeniden samimiyetle,
ciddiyetle ve en önemlisi vicdanla yazalım. Çünkü hayat, o sahte senaryolardan
çok daha gerçek ve biz, bu sığlıktan çok daha fazlasını hak ediyoruz!
Beykoz'un kıymetli sakinlerine,
Anadoluhisarı’ndan sevgi ve hürmetlerimle.