

Yaşadığımız çağın en güçlü para birimi artık emek değil, görünürlük. Kim ne üretmişten çok, kim ne kadar konuşulmuş sorusu belirleyici. Bir zamanlar sanat, düşünce ya da başarıyla elde edilen ün; bugün çoğu zaman dikkat çekme becerisiyle ölçülüyor.
Ekranlar, sahneler ve sosyal medya akışları
yalnızca içerik üretmiyor, aynı zamanda arzu üretiyor. Nasıl yaşanacağına,
neyin değerli olduğuna, kime benzemek gerektiğine dair güçlü bir yönlendirme
yapıyor.
Ünlüler hayatımızın merkezinde. Müzikleriyle,
dizileriyle, filmleriyle, paylaşımlarıyla yalnızca eğlendirmiyor; bir yaşam
tarzı öneriyorlar. Ne giyileceğini, nasıl konuşulacağını, hangi tavrın “havalı”
sayılacağını belirliyorlar.
Onların tercihlerine gösterdiğimiz ilgi,
zamanla kendi tercihlerimizi gölgede bırakıyor. Farkında olmadan başkasının
hayatına özenirken kendi hayatımızı ertelemeye başlıyoruz.
Toplumun önünde duran her figür, ister
istemez rol modeldir. Rol model olmak için mükemmel olmak gerekmez; ama
sorumluluk taşımak gerekir. Çünkü geniş kitlelerin hayranlığı yalnızca bir
alkış değildir, bir yönelimdir.
Gençlerin zihin dünyasında açılan bir
patikadır. Eğer bu patika yüzeyselliğe, kolay şöhrete, gösterişe çıkıyorsa; o
yoldan yürüyenlerin tökezlemesi de kaçınılmaz olur.
Son yıllarda sıkça karşımıza çıkan
skandallar, soruşturmalar ve çöküş hikâyeleri aslında birer sonuçtur. Ün,
karakterin önüne geçtiğinde denge bozulur. Sürekli alkışlanan bir insanın kendi
iç sesini duyması zorlaşır. Eleştiriye kapalı, sorgulamaya uzak bir alan
oluşur. O alanın içinde büyüyen her zayıflık, zamanla büyür ve görünür hale
gelir. Işığın en parlak olduğu yerde gölge de en koyu olur.
Ancak mesele yalnızca ünlüler değil. Asıl
mesele, bizim onlara yüklediğimiz anlam. Hayranlık masum bir duygu gibi
görünür; oysa yön tayin eder.
Kimi büyüttüğümüz, aslında neye değer
verdiğimizi gösterir. Çabaya mı, kısa yoldan şöhrete mi? Derinliğe mi,
gösterişe mi? Sessiz bir emeğe mi, yüksek sesli bir vitrine mi? Verdiğimiz
cevaplar, toplumun aynasıdır.
Dizilerden devşirilen kabadayı tavırlar,
şarkılardan ezberlenen umursamazlık, sosyal medyadan öğrenilen teşhir kültürü…
Hepsi zamanla gerçekliğin yerini alıyor.
Ekranda izlenen karakterler sokağa taşınıyor. En basit örnekle, trafikte maruz
kalınan magandalık, izlenilen dizilerdeki özenti hareketlerin birikmesiyle normalleşiyor
diye düşünüyorum.
Rol ile gerçek arasındaki çizgi silikleşiyor.
İnsanlar kendileri olmaktan çok, izledikleri bir figürün taklidi olmaya
başlıyor. Oysa taklit kolaydır; kimlik inşa etmek ise sabır ve emek ister.
Belki de bu çağın en büyük yanılgısı, görünür
olmanın değerli olmakla karıştırılmasıdır.
Görülmek bir ihtiyaç olabilir; fakat değer,
alkışla ölçülmez. Değer, kimsenin izlemediği anlarda da doğru kalabilmektir.
Kameralar kapandığında da aynı insan olarak kalabilmektir. Ün geçicidir;
karakter kalıcı.
Bugün gençlerin önemli bir kısmı “ne olmak
istiyorsun?” sorusuna bir meslek değil, bir statüyle cevap veriyor: Ünlü olmak.
Bu cevap, hayalin içinin boşaldığını gösteriyor. Çünkü ünlü olmak bir amaç
değil, bir sonuçtur. İçini dolduracak bir üretim, bir bilgi, bir yetenek yoksa;
ün yalnızca gürültüden ibarettir. Gürültü ise bir süre sonra yorucu olur ve
dağılır.
Toplum olarak belki de yeniden düşünmemiz
gereken şey şu:
Kimi alkışlıyoruz ve neden? Alkışladığımız
her figür, biraz da bizim değer yargılarımızı temsil ediyor. Eğer yüzeyselliği
büyütürsek derinliği kaybederiz. Eğer gösterişi ödüllendirirsek emeği geri
plana iteriz. Bu tercihler yalnızca bireysel değil, toplumsal sonuçlar doğurur.
Bir süre sonra, renkli ekrandan izlediğimiz her karakter, artısıyla eksisiyle ete
kemiğe bürünüp karşımızda duruyor.
Çünkü körü körüne hayranlık, düşünmeyi askıya
alır. Düşünmeyen bir toplum ise yönünü kolay kaybeder. Oysa bilinç, en güçlü
koruyucudur. Kimi örnek alacağımıza, kimi büyüteceğimize karar verirken
gösterdiğimiz özen; aslında nasıl bir gelecek istediğimizi de belirler.
Belki de asıl cesaret, bu kirlilikte kendin
olabilmek ve temiz kalabilmektir.